Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Yine daha önceki bölümde kaydettiğimiz şekilde, İmâm (a.s), derhâl karşı atağa geçip Muâviye’nin çevre illere yönelik saldırı ve işgallerini geri püskürtmüştü. Ancak İmâm (a.s) çok iyi biliyordu ki, iflah olmaz bir şekilde saltanat derdine düşmüş ve “Arap İmparatorluğu“ hülyâlarına kapılmış olan Muâviye bu menfûr emeline ulaşmak için eline geçtiği ilk fırsatta yeniden saldırı ve katliama girişecekti.
Muâviye’nin yakmış olduğu bu fitne ateşi behemehal (mutlaka) söndürülmeliydi. İslâm’ın bekâsı ve ümmetin maslahatı bunu zorunlu kılmaktaydı. Ne yazık ki bazı Sünnî kardeşlerimiz bunun tam tersini iddia etmektedir. Yani maslahat icabı ona bir süreliğine dokunulmamalıydı! Oysa onun orada kısa bir süreliğine değil bir an bile durması şeran caiz değildi. Zira şeriatın kati olan hükmü asla maslahata feda edilemez. Bu konuda teklifte bulunanlara İmâm (a.s) bakınız nasıl sarsıcı bir cevap veriyor: “Dinimden ödün vermem, işimde de alçaklığa yer yoktur.“
Bu nedenle İmâm (a.s), dininden ve sorumluluğundan asla ödün vermeden güçlü ve donanımlı bir ordu hazırlayıp Muâviye’ye gereken dersi vermek istiyordu. Zira fitnenin bertaraf edilmesi Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın mutlak emriydi. (Bakara:193) İmâm (a.s) mescitte halka hitab ederek Muâviye’nin yapmış olduğu azgınlık, zulüm ve katliâmlarla İslâm’ı içeriden yıkmaya çalıştığını ve yerine ise “Arap İmparatorluğu“ kurmak istediğini dile getiriyor ve bu bozguncuya karşı savaşmanın zorunluluğundan söz edip halkı orduya katılmaya teşvik ediyordu.
“…Müminleri cihada hazırlayıp-teşvik et…“ (Nisa:84)
Muâviye’nin yapmış olduğu katliâm haberleri Kufe’ye ulaştıkça İmâm (a.s) adeta kahroluyor ve bu nedenle hemen harekete geçip zulüm ve katliâmlara dur demek gerektiğini halka anlatmaya çalışıyordu. Ancak ne yazık ki, cihad hususunda halkta bir bezginlik ve eringenlik hasıl olmuştu.
“Şüphesiz ki cihad hususunda sizin içinizde erinenler-ağır davrananlar vardır.“ (Nisa:72)
“ Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve….‘bize katından bir veli gönder, bize katından bir yardım eden yolla‘ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz.?“ (Nisa:75)
Halkın cihada olan iştiyâksızlığı karşısında İmâm (a.s) büyük bir sukût-i hayâle uğrayıp keder ve hüzne gark oluyordu. Bu nedenle İmâm (a.s) halka yönelik zaman zaman sitemkâr bir uslûpla konuşmalar yapıyor ve aksi durumda başlarına nelerin gelebileceğini söyleyip ikazda bulunuyordu.
“Bilin ki, benden sonra topyekûn sizi kuşatan bir zillete düçâr olup alçalacaksınız. Üzerinize keskin kılıçlar hücûm edecek. Zalimler size her yönden saldıracak, birliğinizi dağıtıp sizi perişan edecekler. Yoksulluk sizi kuşatıp evlerinize girecek, ocaklarınızı söndürecek. Çok geçmeden bana yardım etmiş olmayı temenni edeceksiniz. Pek yakında size söylediklerimin hak olduğunu göreceksiniz.“ (Nehcü’l Belâğa, Hikmetli Sözler:58)
İmâm (a.s) böylesine sarsıcı bir şekilde uyarı ve ikazlarına devam edip, gerekirse on kişiyle de olsa Muâviye’nin ordusuna karşı savaşmaya gideceğini söyleyliyerek bu konudaki kararlılığını da izhar etmiş oluyordu.
“Artık sizi kınamaktan ve size hitap etmekten bıktım! Neye karar verdiğinizi bana söyleyin! Eğer benimle birlikte düşmana karşı savaşmaya razıysanız söyleyin! Benim de sizden beklentim ve talebim budur. Yok eğer savaşmaya niyetiniz yoksa bunu açıkça söyleyin. Allah’a yemin ederim ki, eğer benimle beraber topluca düşmana karşı çıkmayacaksanız, Allah bizimle o saldırgan zalimin arasında hüküm verenlerin en hayırlısı olarak hükmünü verinceye kadar savaşmayacaksanız, size beddua edeceğim, sonra da on kişiyle de olsa düşmanımın karşısına çıkacağım.“
“Eğer savaşa kuşanıp- çıkmazsanız, O sizi çok acıklı bir azaba uğratır…“ (Tevbe:39)
“Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri belirtip-ayrıdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?“ (Al-i İmran:142)
İmâm Ali (a.s) bir taraftan ayetlerle de örnekler vererek zulme ve katliamlara uğrayan mazlumlara karşı cihad sorumluluğunu hatırlatmaya devam ederken diğer taraftan Sıffin şehidlerini de anarak onların Allah nezdindeki makam ve mevkilerinden söz ediyordu.
“Sıffin’de kanları dökülen kardeşlerimiz bugün yaşamadıkları, lokmalar yutmadıkları ve su içmedikleri için zararda değildirler. Allah’a yemin ederim ki, onlar Allah’a kavuştular ve Allah onların mükâfatlarını eksiksiz vermiş; onları; yaşadıkları korkulardan sonra güvenlik yurduna koymuştur…. Nerede yola dizilen ve hak üzere yürüyen kardeşlerim? Nerede Ammar? Nerede Veysel Karanî? Nerede İbn Teyhan? Nerede Zü’ş-Şehadeteyn? Nerede onlar gibi samimi bir niyet üzere ahitleşen ve zalimlere karşı başlarını ortaya koyan yiğitler?“
Rivayetlere göre İmâm Ali (a.s), bu sözleri sarfettikten sonra oldukça hüzünleniyor ve ellerini yüzüne kapayıp hıçkırıklar içerisinde bir müddet ağlıyor ve akabinde şu sözlerle konuşmasını bitiriyor:
“Ah! Kur’an okuyan, onu sağlam ve doğru şekilde anlayan, farzları araştırıp ikâme eden, Sünnet’i diriltip bidati öldüren, cihada davet edilip davete icabet eden, lidere güvenip itaat eden Kardeşlerim!“ (Nehc’ül Belağa, 10/99
İmâm’ın (a.s) Kufe halkına yönelik cihadla ilgili nasihatleri ve çağrısı sonunda karşılığını bulmuş ve Muâviye’ye karşı gereken dersin verilmesi için hummalı bir hazırlığa girilmişti. Cihad için hazırlanan yiğidlerin mekânı Nuhayle kampı idi. Bir taraftan techizat temini devam ederken diğer yandan kampa yeni katılanlara savaş teknikleri öğretiliyordu. Bu ara ramazan ayı gelmiş ve herkes cihad hazırlığına ara verip oruç ve diğer ibadetlerle meşgûl olmuşlardı.
İmâm Ali (a.s) ise bir taraftan Muâviye fitnesinin bertaraf edilmesine yönelik büyük taarruz için ramazanın hitâmını beklerken diğer taraftan Kufe Mescidi’nde yapmış olduğu va‘zu nasihatlerle bu ayın feyiz bereketinden nasıl istifade edilmesi gerektiğini, nefs tezkiyesi ile ilgili hususları anlatarak halkı arınmaya davet ediyordu.
İmâm (a.s) özellikle nefs-i emmarenin zaptu rapt altına alınmadan, enfüsî cihadda muaffak olunmadan, afakî cihadda zafer kazanmanın mümkün olmadığını belirterek, cihad olgusunun aşamalı ve iki boyutlu olduğunu dile getirip halkı bu minvâl üzere irşad etmeye ve bilinçlendirmeye çalışıyordu.
İMÂM ALİ’NİN ŞEHADETİ
Haricîler bertaraf edilmişti edilmesine ancak “Hakem Olayı“ndan dolayı İmâm’a (a.s), Muâviye’ye ve Amr bin As’a karşı kin ve intikam ateşiyle dolu olanlar vardı. Ve bunlardan bazıları zaman zaman bir araya gelip suikast ve komplo planları yapmakla meşguldü. Sonunda Haccâc, Amr ve İbn-i Mülcem adında üç kafadar Mekke’de buluşup husumet ve kin dolu müzâkerelerinden sonra şöyle bir karara varıyorlar: Haccâc Şam’a gidip Muâviye’yi öldürecek, Amr Mısır’a gidip Amr bin As’ı öldürecek, İbn-i Mülcem ise Kufe’ye gidip İmâm Ali’yi (a.s) öldürecek.
Sonuçta suikastçi kafadarlar karar aldıkları şekilde sinsice harekete geçiyorlar. Ancak ilk ikisi başarılı olamıyor. İbn-i Mülcem (lânetullahi aleyh)ise ne yazık ki İmâm Ali’yi (a.s) katletmeye muaffak oluyor.
İbn-i Mülcem gizlice Kufe’ye gelip yine kendisi gibi Haricî olan bir dostunun evine yerleşiyor ve menfur planını uygulamak için mescide gidip gelmeye başlıyor. İbn-i Mülcem bu ara kalmış olduğu ev sahibinin kızı Kuttame’ye gönlünü kaptırıyor. Ardından kıza evlenme teklifinde bulunuyor. Nehrevan’da ölen kardeşinin intikamı ile yüreği dolu olan Kuttame evlilik teklifine karşılık mihir olarak İmâm’ın (a.s) katledilmesini istiyor. İbn-i Mülcem bu niyetle Kufe’ye geldiğini söyleyip bir an evvel emeline ulaşmak için harekete geçiyor.
Öte yanda İmâm Ali (a.s), yıllar öncesinde Allah Resulü’nün (s.a.a) kendisine söyledikleri aklına geliyor ve gözlerini gökyüzüne çevirip, “Bana haber veren Sevgili Resulullah (s.a.a) doğru söylemiştir elbet, onun sözü doğrudur, verdiği haber asla yalan değildir; olacak olan yakındır“ diyordu.
Uhud Savaşı’nın akabinde İmâm (a.s), başta Hamza olmak üzere Uhud şehidlerini anıp kendisinin onlarla birlikte şehadete ulaşamayışına hayıflanınca Allah Resulü (s.a.a), “Hayıflanma ya Ali, sakalın kanına bulanmış bir vaziyette sende şehid olarak Rabbine kavuşacaksın, o gün sabrın nice olur?“ diye buyurunca. Buna mukabil şehadet aşkı ile yüreği dolu olan İmâm (a.s), “ Sabırdan öte şükrederim ya Resulullah (s.a.a)“ diye karşılık veriyor.
İmâm (a.s), Allah Resulü (s.a.a) ile hasbihâl ettiği o günleri anımsayıp aile efradına şu sözleri söylüyor: “Yakındır.. Bu sakalımın başımdan akan kanımla kızıla boyanacağı gün yakındır.“ İmâm’ın yakınları endişe ve hüzün içerisinde bu haberle sarsılıyorlar. İmâm (a.s), Allah’ın takdirinden ve ecelden kaçılamıyacağını söyleyip onları teskin ve teselli etmeye çalışıyor. İmâm‘ın(a.s) yakınları ise her an birşeyler olacağının korku ve endişesi içerisinde idiler.
Ramazan ayının 19’ncu gecesiydi veİmâm Ali (a.s) seher vakti sabah namazı için mescide doğru yola koyulduğunda şu sözü söylüyordu: “Ne yalanladım, ne de yalanlandım. Bu bana vaat edilen gecedir.“ Zira İmâm (a.s), o gece rüyasında Allah Resulü’nü (s.a.a) görmüş ve şehadet haberini almıştı.
İmâm (a.s) mescide giderken, bahçesinde bulunan ördekler bağrışıp kanat çırparak İmâm’ın(a.s) önünü geçiyorlar ve adeta “gitme“ dercesine İmâm’ın (a.s) cübbesini gagalarıyla çekeliyorlar. Ne ki, Allah’ın takdirinin, Allah’ın kaderinin önüne geçmek mümkün değildir. Rabbimiz, onu “şehid“ olarak huzuruna almayı murad etmektedir. Onun da en büyük arzusu, en büyük isteği bu değilmiydi?
İmâm (a.s) mescide vardığında uyuyanları kaldırıp ezanı da bizzat kendisi okuyor. İmâm (a.s) mihraba geçip cemaatle namaza durduğunda melun İbn-i Mülcem elbisesinin içerisine sakladığı zehirli kılıcını çıkarıp ani bir hamle ile saldırıya geçiyor ve elindeki kılıçla o esnada secdeye gitmekte olan İmâm’ın (a.s) mübârek başına ağır bir darbe indiriyor. İmâm (a.s) darbe yediği o an, tarihe geçen o meşhur ve ibretâmiz sözü söylüyor:
“Fuztu ve Rabb’il Kâbe!“ (Kâbe’nin Rabbine andolsun ki, kurtuldum.)
Mescidde bir uğultudur kopuyor. Herkes panik ve şok içerisinde. İbn-i Mülcem ise o hengâmede bağırıp çağırarak ortalığı velveleye verip kaçmaya teşebbüs ediyor ancak kendisini kıskıvrak yakalayıp İmâm’ın (a.s) huzuruna getiriyorlar. İmâm (a.s) İbn-i Mülcem’e bazı sorular sorduktan sonra oğlu Hasan’a (a.s) dönüp şu sözleri söylüyor: “Bunu götürüp hapsedin, sakın kendisine eziyet etmeyin, aç ve susuz bırakmayın. Eğer sağ kalırsam, onun hakkında kararı ben veririm. Şâyet ölürsem ona da bir kılıç darbesi vurup ‘kısas‘ yapın. Sakın haddi aşmayın. Zira Allah Resulü‘nden (s.a.a) işittim ‘Kuduz bir köpek bile olsa sakın eziyet ederek öldürmeyin.“
İmâm (a.s), yaralı haliyle cemaate seslenip henüz şafak sökmeden namaz kılmalarını buyuruyor.
İmâm (a.s), o meşûm kılıç darbesinden sonra iki gün daha yaşıyor. Rabbine kavuştuğu gece İmâm’a (a.s) bir bardak süt sunmuşlardı. İmâm (a.s) sütün yarısını içtikten sonra, ulaşılması imkânsız bir yücelikte şefkât ve merhamet örneği sergileyerek tüm dünya insanlığına ibret ve ders olacak şu sözü söylüyor: “Bunu esirinize götürün, onu sakın aç bırakmayın.“
Sütü İbn-i Mülcem’e götürüyorlar. “Zehirlidir“ diye içmiyor. İçmiyor içmesine ancak bu bir bardak süt vesilesiyle insanlık imanla-imansızlığı, şefkâtle -gaddarlığı, adaletle - zulmü, faziletle - hıyaneti, yücelikle - alçaklığı görmüş oluyor.
Ramazan ayının 21’nci gecesiydi ve İmâm Ali (a.s) fânî dünyadan göçmeden önce aile efradına tavsiye ve nasihatlerde bulunuyordu. Hassaten Hasan (a.s) ve Hüseyin‘e (a.s) özel nashiatlerde bulunup vasiyetnamesini yazdırıyor. Zira sırası ile imâmet ve velâyet misyonunu yüklenip ümmete rehberlik yapmakla görevli olan onlardı.
İmâm Ali’nin (a.s) vasiyetnamesi birçok tarihî metinde geniş ve kapsamlı bir şekilde aktarılmaktadır. İçerik olarak özetleyecek olursak bu vasiyetnamede Yüce Allah’ın sıfatlarından, insanın yaradılış gayesinden, dinin inzâl ediliş nedeninden söz edildiğini görmekteyiz.
Ardından aziz İslâm dininin temel prensipleri olan namaz, oruç, zekât, hac, emr-i maruf, nehy-i münker, cihad, tevellâ ve teberra gibi hususların tahakkuku ve kuşanılması tavsiye edilmekte. Özellikle toplumsal düzenin tanzim edilmesi bağlamında Yüce Allah’ın hükümlerine riâyet edilmesi, hak ve adaletin korunması, zalimlerin zulmüne engel olunması, yoksul ve yetimlerin gözetilmesi, kadın ve kız çocuklarına iyi davranılması, sıla-i râhimin kesilmemesi buyrulmakta. Ayrıca ve hassaten bu vasiyetnamede “takva“ olgusunun ve Yüce Allah’a katışıksız teslimiyetin önplanda tutulduğunu görmekteyiz.
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu, mü’minlerin Emiri Ebu Talib oğlu Ali’nin vasiyetidir: Şüphe yok ki O, bilir, bildirir ki Allah birdir. Ondan başka tapacak yoktur, eşi ortağı da yoktur ve gerçekten de Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Allah Subhanehu ve Teâlâ onu hidâyet üzere, hak dini bildirmek ve bütün dinlere üstün kılmak için göndermiştir. ‘Gerçekten namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm ancak alemlerin Rabbi olan Allah içindir ki O’nun ortağı yoktur, bununla emredildim ve Müslümanların ilkiyim.“
“Size Allah’tan korkmanızı ve muttaki olmanızı vasiyet ediyorum. Daima haktan taraf olun ve hakkı söyleyin. Allah katındaki mükâfat için çalışın, amel edin. Zalimin hasmı, mazlumun da yardımcısı olun. Yoksul ve yetimleri gözetin, kadın ve kız çocuklarına iyi davranın, sıla-i râhimi kesmeyin. Kitaptaki hükümlere göre amel edin. Allah yolunda olmaktan sizi hiç birşey alıkoymasın. Allah için yaptığınız bir şeyden dolayı kınayanın kınamasından çekinmeyin. Size meyletse de dünyayı arzulamamanızı, sizden yitip giden dünyalık bir şeyden dolayı üzülmemenizi tavsiye ediyorum.“ (Tarihî Taberi’de, Ebül-Ferec-i İsfehanî’de ve Mekaatil’ül Talibiyyin )
Kısaca aktarmış olduğumuz ve fakat oldukça uzun olan vasiyetini aile efradına aktardıktan sonra oldukça yorgun düşen İmâm (a.s) tevhid kelimesini ikrâr edip ardından “Amel edecek olanlar bunun için amel etsin“ diyerek ruhunu Rabbine teslim ediyor. O an “Velâyet Güneşi“nin evine gam, keder, hüzün ve gözyaşı hakim oluyor. Gecenin karanlığı daha da zifiri bir hâl alıyor. Bir vaveylâdır kopuyor Ehl-i Beyt hanesinde. Feryadlar, hıçkırıklar arşa yükseliyor.
Kolu-komşu vaveylâ sesini duyan koşuyor “Ehl-i Beyt“ hanesine. Yürek yakan, insanın içini dihûn eden bir manzaraydı bu. Kadınlar ve İmâm’ın (a.s) gerçek dostları-yârenleri avluya doluşmuş ağlayıp feryât ediyorlardı. Bazıları ise metanetli bir şekilde “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi raciûn“ (Allah’tan geldik ve Allah’a döneceğiz) diyerek Hasan ve Hüseyin’e taziyede bulunup sabır diliyorlardı.
Ancak Ali’ye inâyet
Oldu Hak’tan bu saâdet
Hakkın evinde velâdet
Hakkın evinde şehâdet
(Musa Aydın)
Evet; Hâydar-ı Kerrâr, Ebu Tûrab, Velâyet Güneşi, Peygamber Vâsîsi İmâm Ali, Allah’ın evi olan Kâbe’de dünyaya gelmiş ve yine Allah’ın evi olan Kufe Mescidi’nde şehâdet şerbetini içmişti.
Tarihî metinlerde İmâm Ali (a.s) 63 yaşında iken Hicrî 40’ncı yılda Ramazan ayının 21’nci gecesi Hakka kavuştuğu rivâyet edilmektedir. Türbesi Irak’ın Necef şehrindedir.
Kâbe’de doğduğu güne..
Vasi ilân edildiği güne..
Hendek’te düşmana darbe indirdiği güne..
Hayber’i feth ettiği güne..
Ve Allah’ın evinde Mele-i Alâ’ya hicret ettiği güne selam olsun..
HAZIM KORAL